« Önceki |

24/7/2007

Ölümü Hatirlatan Hİkaye

 

 

Bir adam kulübesinde oturuyordu. Kulübesi eski olduğu için, kulübenin duvarlarından sık, sık parçalar dökülüyordu. Adam kulübeyi tamir edeceği yerde, her düşen parçanın yerine bir avuç çamur alıp, hemen oraya yapıştırıyordu. Sonuçta ev çamur yığını haline geldi ve çöktü.Adam:
-Ne vefasız evmiş, yıllardır içinde oturdum da haber bile vermedi diye söylendi.
Bunun üzerine ev dile gelerek şöyle dedi:
-Ahmak, ne zaman çökeceğimi haber vermek için ağzımı açtımsa, ağzımı bir avuç çamurla tıkadın. Konuşmama izin vermedin.

Evet, her geçen gün, ömür binamızdan düşen bir tuğladır. Her geçen gün, kabre doğru atılmış dev bir adımdır. Ezan sesleri, ölümü ihtar etmektedir. Selâ sesleri, ölümü ihtar etmektedir. Yıldız kayar gibi, her gün çevremizden yüzlerce binlerce insan, asıl gezegenden gelen davet üzerine çekip gitmektedir. Bütün bunlara rağmen, hala nasıl olurda erteleyebiliriz.Bugünün sorumluluklarını, yarını mechullere gönderebiliriz.Bu nefsi emmarenin hilesinden başka bir şey değildir."Evet, güneşe gözünü kapayan, gündüzü kendisine gece yapar." Kainatta en büyük hakikat, ölümdür. Şimşek gürültüsü gibi bir seda varken, sinek vizıltılarına kulak veren divanedir.Güneş gibi bir hakikat varken, mum ışıklarına müteveccih olan divanedir.Ölümü yok sayarak, yada görmezden gelerek yaşamaya çalışmak, mümkün değildir.Evet, biz hayatı ve sorumluluklarımız ertelesek bile ölüm bizi ertelemez.Kendisini sürekli ertelediğimiz ölüm ,kendisini sürekli erteleyen bizleri asla ertelemez.

5/5/2007

seytanla kabrıstanda karsılasan adam

Seytanla kabristanda karsilasan adam, seytani cok neseli bir halde gorunce seytana sordu:

-Bu ne hal?

-Altin devrimi yasiyorum diye cevap verdi seytan. Adam anlamazliktan geldi ve

-Ne demek istiyorsun? dedi. Seytan;

-Sen de pekala biliyorsun. Asirlarca ahir zaman dedim durdum.

Simdi artik mutluyum. O Asr-i Saadette nelercektigimi bir ben bilirim. Hangi sahabeyi gorsem dizlerimin takat'i kesilirdi. Hele Omer, onu gorunce saklanacak delik arar, yolumu degistirirdim. Daha sonrada rahat yuzu gordum sayilmaz. Sahabeler gitti,
muctehitler geldi. Her asirda bir kutup, bir muceddit,nice alim nice veli... Bana rahat yuzu mu gosterdiler? Geylani gitti, Gazali geldi. Rabbani gitti, Mevlana geldi…Simdi gun benim, devran benim dedi. Adam sordu tekrar:

-Milyonlarca, milyarlarca insani nasil yoldan cikariyorsun? Bunu hangi kuvvetle yapiyorsun?

Seytan bir kahkaha savurdu: Allah'in onlara verdigi kuvvetle!

-Nasil olur?

-Anlatayim dedi seytan: Insana takilan butun aletler, duygular, verilen butun hisler, kuvvetler hep Allah'in ihsani. Ben o insana Allah'i unutturuyorum. Icine vesvese atiyor, ne lazimsa yapiyorum. Oyunlar tezgahliyor, tuzaklar kuruyorum. Sonunda bana uyarsa, Allah'in bu ihsanlarini benim istedigim yonde kullaniyor. Iste butun mesele bu kadar basit.

-Demek sen Allah'i biliyorsun? diyerek hayretini belirtti adam. Seytan aci aci gulerek,
 
-Oyle laf diyorsun ki sasiyorum dedi.

-Hic bilinmeyen bir Zat'a isyan edilir mi? O'nu bilmeyen mi var? Ama kimisi Kur'an'i dinler emirlerine uyar. Kimisi de beni dinler, isyan yolunu tutar.

Adam, seytana silahlarini sordu. Seytan:

-Bunlari ezberlemeye hafizan yetmez dedi. En cok kullandiklarim dunya sevgisi, benlik davasi, sehvet, gazap, hirs, haset, riya. Herkesin nabzina gore serbet veririm. Birine aldanmazsa, digerini sunarim. Kendime baglayincaya kadar pesini birakmam. Bunu basardim mi isim kolaylasir. Artik ben o kisinin ardina dusmem. O beni takip
eder.

Seytan onu bir kabre goturerek Bak dedi. Adam bakti. Topragin altini da, ustu gibi
seyredilebiliyordu. Seytan, su var ya dedi, bil bakalim, erkek mi kadin mi? Ne bileyim ben diye cevap verdi adam. Seytan vaktiyle dedi, su kemikler bir kadina, su ilerideki de bir delikanliya aitti. Ikisini de rahatlikla parmagimda oynatiyordum. Bu kainati, ondaki harika hadiseleri, insanin mukemmel yaratilisini, olumu hesap gununu
kisacasi, her hakikat'i unutturdum onlara. Sehvetten baska bir sey dusunmez oldular. Bir omur boyu hayvan gibi yasadilar. Simdi de azap cekiyorlar.

Mezarlikta biraz ilerlediler. Seytan bir baska kabri gosterdi:

-Bil bakayim, bu kemikler zengin kemigimi, fakir kemigimi?

-Kemiklerden bir sey anlasilmiyor dedi adam. Ama mezar tasindan bu sahsin vaktiyle zengin biri oldugu belli.

-Evet diye cevap verdi seytan. Ben bu adami servetiyle gururlandirdim. Mal sevgisi gonlunde o kadar yer etti ki, isin birini birakip digerine kosuyor, ruyalarinda bile parayla ugrasiyordu. Ona rahat yuzu gostermedim. Gayr-i mesru kazanclarin
pesinde kosturdum. Zalim oldu, hirsiz oldu, magrur oldu… Bunlar onu mahvetmeye yetti. Simdi ilk hesabini veriyor. Su berideki de bir fakirdi. Onu da bunun malina haset ettirdim. Kalbine kin ve nefret tohumlari serptim. Bu kadarla da kalmadim, onu ruhî
bunalimlara ittim. Sonunda kaderi tenkide kadar goturdum. O da bir baska azap icinde. Iste bir tasla iki kus vurmak diye buna denir dedi. Sonra kaybolup
gitti.
 
Not: Seytanla konusmak sebepler dairesi icinde mumkun degildir, burada evliyalarin kalp gozleri acik oldugundan dolayi Allah'in izni ve inayetiyle seytanla konusabildigini dusunuyoruz. Zaten bu sekilde olmasa bile buradaki menkibelerde asil olan ders almak ve hayatimiza ceki duzen vermektir. Bunlarin gercek olup olmamasi cok da onemli degildir.
 
Allah hepimizi seytandan korusun.
 
Amin.

5/5/2007

La ilahe illallah diyen kurtulur mu

 

ALİ TURHAL


Âlim bir zata bir mecliste sormuşlar: “Hocam ‘la ilahe illallah’ diyen kurtulur mu?” O da, “Kurtulur; ancak size başımdan geçen bir olayı anlatayım da siz de nasıl olması gerekiyor, ‘hangi şartlarda kurtulur’un tam anlaşılmasında yardımcı olsun.” demiş: “Şehirlerarası yolculuklarımdan birinde otogardan çıkış yaptıktan sonra yol kenarında otostop yapan bir turisti yer olmamasına rağmen şoför otobüse aldı ön taraftaki hostes koltuğuna oturttu. Sohbet etmeyi seven kaptanımız turist ile yarı Türkçe yarı İngilizce sohbete koyuldular.
Ben de ön taraflarda oturduğum için ister istemez kulak misafiri oluyorum.
 Konuşmalar ilerledikçe konu İslamiyet’e geldi. Turistin bazı sorularından sonra bizim uyanık kaptan hemen turisti kısa yoldan Müslüman yapma faaliyetlerine başladı ve sürekli lâ ilahe illallah kelime­i tevhidini turiste telkin etmeye başladı.
 Belli bir süre sonra kelime­i tevhidi yüksek sesle ve makamlı söylüyordu ve turistin de tekrar etmesini işaretlerle teşvik ediyordu. Turistimizin de hoşuna gitmiş olacak ki o da makamlı bir şekilde iştiyakla eşlik ediyordu. Bu belli bir süre böyle devam etti. Yani iş tamamdı, muhabbetleri yerindeydi. Bu neşe içinde yolculuk devam ederken turist kaptana yönelerek “Bak ben tekrar söyleyeyim sen de onayla.” diyor ve makamıyla doğru bir şekilde söyledikten sonra gülüşüyorlardı.
 Kaptan muzaffer bir edayla muavine, “Oğlum anons et mola vereceğiz.” dedikten sonra bir dinlenme tesisinde hep birlikte otobüsten indik. Kaptan diğer şoförler ile yemek için ayrıldı, turist ise çay içmek için bir köşeye oturdu. Ben de fırsatı değerlendirerek İngilizce de bildiğim için turistle diyaloğa geçtim ve şunları konuştuk: Kaptanla konuştuklarınıza kulak misafiri oldum size bir sualim olacak: Şu size öğretilen lâ ilahe illallah cümlesinin manasını biliyor musunuz, dedim. Hayır, bana anlatırsanız memnun olurum, diye benden bilgi istedi. Ben de lâ ilahe illallah cümlesini dilim döndüğü kadar anlattım ve bunu söyleyen kimsenin bir olan Allah’a inanıp Müslüman olduğunu, Peygamber Efendimiz (sas)’in sünnetine tâbi olacağına söz verdiğini ve yapılması gereken ibadetleri kabul ettiğini anlattım. Birden benzi atan turist ellerini havaya kaldırarak şaşırmış bir şekilde “Hayır hayır ben bunları kabullenemem ve gereklerini de zaten yapamam.” diye karşı çıktı.
 Evet arkadaşlar sorduğunuz soruya başımdan geçen bu olay herhalde cevap olmuştur. Tabii ki Allah Rasulü (sas) kim lâ ilahe illallah derse cennete girer, buyuruyor; ama unutmayalım Efendimiz’in sadece bu hadis–i şerifi yok. Diğer tebliğlerini görmezlikten gelip de turist gibi kelime­i tevhidi şuursuzca değerlendirmemeliyiz.
özetle...
1- Bir kimse "La ilahe illallah" demekle bazı sorumlulukları da kabul eder.
2- Sadece kelime-i tevhidle kurtulunacağına inanmak yanlıştır.
3- Sadece dille söylemek yetmez. Kalp ile tasdik etmek de gerekir.

24/4/2007

EĞER

 

EĞER

 

Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,

Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,

Merak ediyorum neler yapacağınızı...

Biliyorum ama

Böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı,

Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,

Ve inandırmaya çalışacağınızı,

Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;

Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.

Fakat söyleyin bana,

Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,

Onu kapıda mı karşılayacaksınız?

Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle,

Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp

Yerine Kur'anı mı koyacaksınız?

Peki hala Amerikan filimlerini seyredecek misiniz televizyonda?

Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle,

O size kızmadan önce?

Kimbilir?

Belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz,

Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...

Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?

Ve bunun yerine ortalığa,

Kitaplığınızın raflarında tozlanmış,

Hadis kitapları mı çıkaracaksınız?

Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?

Yoksa teleşla ne yapayım diyerek,

Sağa sola mı koşturacaksınız?

Merak ediyorum:

Eğer Peygamber Efendimiz,

Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa,

Yapmaya devam edecek misiniz,

Her zaman yaptığınız şeyleri?

Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?

Her yemekten sonra sofra duası etmeyi,

Yine zor mu bulacaksınız?

Hiç yüzünüzü asmadan,

Oflayıp puflamadan,

Her vakit namazınızı kılacak mısınız?

Ya sabah namazı için,

Sıcacık yatağınızından,

Erkenden fırlayacak mısınız?

Peki ya yine mırıldanacak mısınız,

Her zaman söylediğiniz şarkıları?

Ve okuyacak mısınız,

Her zaman okuduğunuz kitapları?

Peki bilmesine izin verecek misiniz,

Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?

Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?

Şöyle diyelim ya da:

Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi de?

Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?

Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın arkadaşınızı onunla?

Yoksa hiç karşılaşmamalarını mı umardınız,

Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?

Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,

Onun kalmasını ister misiniz sizinle?

Sonsuza dek, hep birlikte...

Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,

Ziyareti bitip gittiğinde?

Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?

Bilmek ve düşünmek,

Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse

Yapacağımız şeyleri...

Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,

Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,

Merak ediyorum neler yapacağınızı ...

                                               İbrahim Sadri

15/4/2007

Halifeyi aglatan cocuk

Sıcak bir yaz günüydü.
Arabistan çöllerine güneş bütün sıcaklığıyla vuruyordu.
Adeta insanın beynini kaynatıyordu.
Herkesin köşesine çekildiği, etrafın sessizliğe büründüğü bir anda, ezan vaktinin yaklaştığını gören halife,
Abdestini almış,ağır ağır camiye gidiyordu.

Bir çocuğun, kendisini geçmek istercesine hızlı adımlarla gittiğini gördü.

Küçücük çocuğun bu telaşı neydi?

Acele edişinin mutlaka bir sebebi vardı.

Acaba bir derdi mi vardı? Derdi varsa, derdine çare bulmak halifenin göreviydi.

Nihayet halkın derdini dert eden halife sordu:

- "Yavrucuğum nedir bu telâşın? Bir derdin mi var?

Niçin bu kadar hızlı gidiyorsun?"

Çocuk halifeyi tanıyamamıştı.

- "Camiye gidiyorum amcacığım" diye cevap verdi.

Halife şaşırdı. Çocuk henüz küçüktü. Ama sözleri büyük adam sözleriydi. Biraz daha konuşturmaya karar verdi:

- "Yavrucuğum senin yaşın daha küçük! namaz sana farz değildir. Niçin bu kadar telaşlanıyorsun ?"

Çocuk kınar gibi halifeye baktı:

- "Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olur mu?

Daha dün mahallemizde bir çocuk öldü. Üstelik benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok. En iyisi her yaşta buna hazır olmalı.

Hem bu yaşta namaza alışmazsam, büyüyünce kılmak zor gelebilir."

Halifeyi derin bir düşünce aldı.

Gözlerinden yaşlar boşalırken ağzından şu cümleler döküldü:

"Ey rabbim! Ne akıllı bir çocuktur bu çocuk! Büyüklerde bulunması gereken ruhu taşıyor.!